Prof. Dr. Esat Arslan25 Makale

‘Kudüs’e Farklı Pencereden Bakalım mı?

Soru şu: “Ramazan Ayının son Cumasından bu yana Kudüs’te kapalı kapılar arkasında planlanan ve güdülenen İsrail askerlerinin saldırılarını nasıl anlamak lazım?” Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Harem-i Şerif neden bir anda savaş alanına dönüşmüştür? İsrail'in Mübarek Ramazan’da ibadet eden masumları hedef alması sizce insanlık dışı bir olay değil mi? İsrail güvenlik güçleri, niçin ses bombaları ve öldürücü plastik mermilerle cemaate acımasızca müdahale etmiştir? Neden her Ramazan ayında bu tür kanlı olaylar tekerrür etmektedir? Bu soruları gerçekten arttırmak mümkün. Peki, bu konuda biraz daha derin düşünmek lazım değil mi? Sevgili Okurlar.  Bence evet, hem de Yahudi-Ermeni vahşet ortaklığını daha iyi anlayabilmek için bayağı bir derin düşünmek gerekir. Bunlar öyle kolay tezekkür edilecek olaylar değil.

Kudüs, İslam’ın ilk kıblesi, İbrahimî dinlerin neşet ettiği farklı uygarlıkları buluşturan tarihin ruhuyla bütünleşen bir yer. Yani ‘Dar-üs Selam’dır. Kuşkusuz ‘Dar-üs Selam’, Tanzanya’nın tatil beldesi, Afrika'nın en hızlı büyüyen üçüncü kenti değildir. Her zaman mistik bir anlam taşır. Kudüs, bir barış ve esenlik yurdudur. Kudüs'ün İbranice ismi olan "Yerüşalem"in Arapça çevirisidir. İbranice "Yerüşalem"in bozulmuş şekli olan ‘Jeruselam’ anlamında barışın kadim adı ‘Kudüs’tür, kutsaldır, ‘Beyt-ül Makdis’tir. İbranicesi Kutsal Ev anlamında Beyt ha Mikdaş (Bet ha Mikdaş) olarak adlandırdıkları Hz. Süleyman mabedinden yola çıkarak Müslümanlar şehri Beyt-ül Makdis olarak isimlendirilmiştir. Yahudiler ‘Tapınak Dağı ‘nı Har ha Beyt (Kutsal Evin Dağı) adlandırırken, Müslümanlar ‘Beyt-ül Makdis Mescidi’(Kutsal Evin Mescidi) ve daha sonra da Haram-ı Şerif olarak adlandırmışlardır. İçinde Mescid-i Aksa camiini barındıran, Allah (c.c.)’ın kutsal kıldığı bir arazinin, bir alanın adı yani bir Haremi Şerif bölgesidir. Mescid-i Aksa denilince de birçoğumuzun aklına "Altın Kubbeli" bir yapı gelmektedir. Bu altın kubbeli yapı Mescid-i Aksa değil, "Kubbetü’s Sahra" dır.

Kudüs’ün uygarlıklar tarihi içindeki özgün ve büyüleyici niteliği, bir anlamda tarih ve metafiziğin birleşmesidir.  Bu şehrin belki de en önemli özelliği insanlığın varoluşu ile tarihi serüvenini bağdaştırmasıdır. Hz. Davut ve Hz. Süleyman’ın Kudüs merkezli kurdukları ‘Nebevî Siyasi Düzen’in merkezidir, Kudüs. Bir ‘Mühr-ü Süleyman’dır. Kudüs, Yesrib’in Medine’ye, hatta daha doğru bir şekilde ‘Aydınlık Şehir’ anlamında ‘Medine-i Münevvere ’ye Hz. Muhammed’e bir rol kent olmuştur. Kudüs, Babillilerin, Romalıların aksine başka ve rakip bir inanç sisteminin merkezi şehri değil, aksine savunulan İbrahimî tevhit inancının siyasî egemenliğe dönüştüğü kutsal bir mekân olmuştur, her zaman. (1) Kudüs Şehirlerin Anasıdır. Kudüs ve çevresi kutsaldır. Bundan dolayı bu şehir, “Şehirlerin Anası” (Ümmü'l- Kur'a) dır. Mekke, Medine ve Kudüs Müslümanlar için Ümmü-l Kur’a olan kutsal şehirlerdir. Bu şehirler düşünme, ders ve ibret alma yerleridir. Tarih boyunca tevhit ve adalete inanlar, Kudüs'ü barış yurdu haline getirmişlerdir. Kudüs Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Kudüs’e yerleşik Ermeniler ve hatta bütün insanlık için sıradan bir yerleşim yeri değildir. Hak ve adaletten yana olanlar için bir deniz feneridir, ancak bir o kadar da felaket kasırgalarını haber veren bir barometredir. Gerçekten de öyle olmuştur, Zalim Asurlu hükümdarlar, Romalı diktatörler, Batılı sömürgeci güçler ve firavunî anlayış ve Haçlı Seferlerinden bu yana Filistin’deki olayların şiddetine bakılarak vaziyet alınan bir yer olmuştur, Kudüs. Kudüs'ü Müslümanların Halifesi Hz. Ömer fethederek barış yurdu haline getirmiştir. Haçlılar Kudüs'e defalarca saldırmış, şehri yakıp, yıkmışlar, kenti ve çevresini bir kan gölüne dönüştürmüşlerdir. Büyük İslam Komutanı Selahattin Eyyübi bu şehri Haçlı işgalinden kurtarmış, Nurettin Zengi ile birlikte bir barış yurdu yapmışlar, Osmanlılar da Kudüs ve çevresini barış diyarı haline getirmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim döneminde fethedilen Kudüs’te özellikle üç konuya önem vermiştir: Birincisi şehrin su sıkıntısını gidermek, ikincisi Mescid-i Aksâ’nın bakım-onarımını sürekli hale getirmek ve üçüncü olarak da güvenlik için Kudüs surlarının yeniden inşa etmek. Kudüs şehir surları, Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle yeniden inşa edilmiştir. Kanuni’nin emriyle inşa edilen eski şehir surları, Osmanlıların Kudüs’te bıraktığı en önemli eserdir. Surlar, günümüzde bütün ihtişamıyla dimdik ayakta durmaktadır. Vakıflaşma Osmanlı Barış Yönetiminin simgeleştiği en önemli özeliklerinden sadece biridir. Osmanlı’nın Kudüs’teki Yardım Eli: Haseki Hürrem Sultan İmaretidir. Vakfa bağlı olarak çalışan imaret; “imar edilmiş, inşa edilmiş” anlamlarına gelmektedir. İmaret, cami, mescit, medrese, tabhâne, dârülit‘âm, dârüşşifâ, aşevi, kervansaray, muvakkithâne, türbe gibi yapıların tamamını kapsayarak bu yapılardan biri olan aşhane için de kullanılmaktadır. Memlûk Dönemi’ne ait 1388’de inşa edilmiş Sitti Tunşuk Sarayı’nın 1552’de Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Haseki Hürrem Sultan tarafından imaret-tekkeye dönüştürülmesiyle oluşturulan külliye, Osmanlı’nın vakıflara ve kutsal topraklara gösterdiği önemin güzel bir örneğidir. Haseki Hürrem Sultan, imareti yaptırdıktan bir yıl sonra 1558 yılında vefat etmiştir. (2) Unutmamak gerekir ki, ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisindeki Hürrem Sultan bu Hürrem Sultan değildir. Yaptırdığı külliye ise bütün ihtişamıyla Kudüs Eski Şehir ‘de tarihe meydan okumaktadır. Günümüzde imarethanede günde iki çeşit olmak üzere haftada beş gün yemek verilmektedir.  4 bin 600 metrekare alana yayılan imarethane binasının alt katı aşevi olarak hizmet verirken, üst katı yetimler okulu olarak faaliyet göstermektedir. Bugün bile çorbanızı içersiniz, iftarınızı yaparsınız, bu imarethame’de. Öğle yemeği vaktine doğru ihtiyaç sahibi kimseler imarethaneye geldiği zaman ilk olarak kadınlara ardından erkeklere yemekler servis edilmektedir. Asırlardan imbiklenen tam bir Türk davranış ve misafirperverliğidir. Aşevi sadece Müslümanlara değil, fakir Hristiyan, yaşlı Ermeni ailelere de hizmet vermektedir. Aç olanı doyurmak bizim en kadim adetlerimizdendir. Bunları birilerine anlatılması lazım öyle değil mi, sevgili okurlar. Ermeni soykırım iddialarına cevap hazırlamakla meşgul kafalara bunları bir bir anımsatmalıyız.

Kudüs’ün unutulmaması gereken bir de İranî paradigması vardır. İran penceresinden Kudüs’e bakıldığında bu meydan okuma görülür. 1982 yılında İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Humeyni tarafından Ramazan ayının son cuma günü Filistin'in bağımsız olması isteğine dikkat çekmek ve bu düşünce taraftarlarını desteklemek amacıyla ‘Kudüs Günü’ olarak adlandırılmıştır. Her sene İran’ın önderlik ettiği ‘Kudüs Günü'nde birçok etkinlikler düzenlenmekte ve Kudüs'te cereyan eden işgal, baskı ve zulümler kınanmaktadır. Türkiye’de ‘Kudüs Günü’ne sadece Millî Görüşçüler sahip çıkmıştır. Türkiye’den Uluslararası Müslüman Topluluklar Birliği Adına -Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi-ESAM Genel Başkanı M. Recai Kutan, Kudüs Günü dolayısıyla bir mesaj yayınlamakta “Kudüs Gününün zulme, haksızlığa ve sömürüye karşı dayanışma günü olması dileğiyle herkesi Siyonist işgale karşı, zalimin karşısında mazlumun yanında duyarlı olmaya davet ediyoruz.” Diyerek ‘Kudüs Günü’nü bir karşı koyma günü olarak da önemini vurgulamaktadır. (3) İran’ın bir de Devrim Muhafızları bünyesinde Kudüs Gücü birlikleri bulunmaktadır. Bundan başka, Filistin İslami Cihad Hareketi'nin askeri kanadını Kudüs Tugayları birlikleri teşkil etmektedir. Ayrıca Suriye İç Savaşı'ndaki Suriye hükûmet yanlısı güçlerinin bir parçası olarak faaliyet gösteren, 2013 yılında mühendis Muhammed El-Sa'eed tarafından kurulan ağırlıklı olarak Filistinlilerden oluşan bir milis grubu, tugayı bulunmaktadır. Şii kanat ‘Kudüs’ ismi üzerinden birleşmekte silahlı bir güce dönüşmektedir. Anımsayalım, geçen yıl ABD’nin düzenlediği bir suikastla “İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani” öldürülmüştü.  Yine hatırlayalım, İran bir anda soluksuz bir intikam iklimine girmişti.  Ancak nedendir bilinmez, bütün bu olaylar yaşanırken İran'ın sesi hiç çıkmamaktadır. Ama unutmayalım, Karabağ Savaşında da İran açıkça Ermenistan tarafında yer almıştır. Anımsadınız değil mi?

Bu arada, derin bir parantez açarak söyleyelim. Bir de konunun Suudi Arabistan tarafına, Suudi-İran yakınlaşmasına bir bakalım. Kudüs Olayları konusunda görünmezlik moduna giren ve de merkezi Cidde’de bulunan 57 ülkeden meydana gelen İslam İşbirliği Teşkilatının lideri konumundaki Suudi Arabistan sıkışmışlığın tüm parametrelerini yaşamaktadır. Tarzan zor durumdadır. Yüzlerce yaralının olduğu saldırılara ilişkin BM, AB, KKTC, Pakistan ve Türkiye'den peş peşe kınama mesajları gelmesine karşın İslam İşbirliği Teşkilatı'na ses çıkartmaları yönünde çağrıda bulunulmuştur. TBMM Başkanlığından yapılan bilgilendirmeye göre, İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği (İSİPAB), TBMM'nin girişimiyle iki gün sonra İsrail'in Filistinli Müslümanlara uyguladığı şiddet ve zulmü kınayan bir bildiri yayımlamak zorunda kalmıştır. Ne diyelim bu ayıp da onlara yeter.

Biden kendi döneminin kurgusal çerçevesini çizerken Trump döneminin bireysel ilişki yerine kurumsallaşmayı ön plana çıkardıklarını açık ve net bir biçimde ifade etmiştir. Biden yönetiminin Kaşıkçı raporunu yayımlaması, Suudilere Yemen savaşında sağladığı askerî desteği askıya alması, Afganistan'dan tamamen çekilmeye başlaması ve en önemlisi de İran ile nükleer anlaşmaya dönme konusunda istekli olması Suudileri tedirgin etmeye yetmiş de artmıştır, denilenilebilir. Biden öncesi İran karşısında İsrail'in askerî, ekonomik ve diplomatik kapasitesine güvenen Riyad yönetimi, Biden'ın Trump'a nazaran İsrail'e soğuk yaklaşmasıyla, bu politikasını revize etmek zorunda kalmıştır. Biden ile birlikte “Obama Sendromu” Riyad'da yeniden ortaya çıkmıştır. Başkan Obama bölgeye dönük ABD dış politikasını belirlerken Riyad'ın güvenlik hassasiyetlerini pek dikkate almayan bir yaklaşım takip etmiş olduğunu hatırlayalım. Riyad'ın tüm itirazlarına rağmen Irak'tan ABD askerlerini çekmesi, İran ile imzaladığı nükleer anlaşma, Esad rejimine yönelik askeri müdahaleden kaçınması ve Yemen savaşına gönülsüz destek olma politikası, bu yaklaşımın bir sonucu olmuştur. İşte bu nedenle Muhammed bin Selman İran'a yaklaşmaktadır. Olacak iş değil ama durum budur. Trump’la birlikte kürenin üzerine el koyanları, ellerine hiç yakışmayan kılıçlarını sallayanları anımsadıkça, Veliaht Prens Selman’ın şu sözlerine ne buyrulur:

“İran komşu bir devlet ve biz kendisiyle iyi ve seçkin ilişkiler kurmak arzusundayız (…) İran'ın refah içinde olmasını ve aramızda karşılıklı çıkarların olmasını isteriz”

Kudretinden sual olunmaz, ey büyük güzel Allah’ım sen nelere Kadirsin.   Ayakların kaymasına, kalplerin kararmasına, düşüncelerin bulanmasına karşı, senin inayet ve sıyanetini bir kez daha ortaya koyuyorum.

2003 yılındaki Irak işgali ve 2010 sonrasında başlayan Arap Baharı süreci Irak, Mısır ve Suriye gibi bölgenin önemli devletlerinin zayıflayarak bölgesel güç denkleminden çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bölgesel güç denklemindeki bu radikal değişiklik iki önemli gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. Bunlardan birincisi Arap dünyasının en güçlü üç devletinin zayıflamasıyla, Türkiye ve İran gibi Arap olmayan ülkelerin bölgesel güç konumuna gelmeleri, ikincisi de Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Güney Arabistan ve Körfez bölgesinde güç boşluklarının oluşmasıdır. Bahreyn'e yönelik askeri müdahale, Mısır'da 2013'teki Muhammed Mursi karşıtı darbenin planlanması/desteklenmesi, Yemen'e yönelik askeri müdahale, Lübnan Başbakanı Saad Hariri'nin rehin tutularak istifaya zorlanması ve Lübnan iç siyasetini dizayn girişimi, Libya'da darbeci General Halife Hafter'e sağlanan destek, Katar'a yönelik abluka, Suriye'de Suudi yanlısı bir muhalif blok oluşturma çabası ve son olarak Ürdün'de geçen ay ortaya çıkan darbe girişimi, bu politikanın bir sonucu olmuştur.  Son on yıllık tecrübe gösterdi ki Suudi Arabistan her ne kadar ekonomik bir dev olsa da askerî olarak bir cüceden ibarettir ve çözümü güçlü bir askerî kapasiteye dayanan hiçbir bölgesel krizde Suudilerin başarı şansı yoktur. (4) Şimdilerde Şam’da Büyükelçiliğini tekrardan açmaya çalışan böyle bir yıpranmış Suudi Arabistan şimdilerde İran’dan medet ummaktadır. Suudi Arabistan ‘Şii Hilali’n hizmetkârı konumuna dönüşmüştür. Bu konuda ilkin savaş mı yoksa müzakere mi demek istediğine dair soru işareti yaratan tek cümlelik bir tweet atan ABD Başkanı Trump’ın son derece yerinde tutarlı bir tespiti de şudur:

İran hiç savaş kazanmadı, ama hiç müzakere kaybetmedi” (5)

Bu seneki Kudüs olaylarının bir başka yönü de, Kudüs’teki Ermeni mahallesinin olaylardaki görünmez aktif rolüdür. Taksim Meydanı kadar bir yere yerleşmiş bulunan Eski Kudüs’te Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Ermeni olmak üzere dört mahalle bulunmaktadır. ABD Başkanı Joe Biden'ın 24 Nisan'daki Ermeni soykırımını tanıması Kudüs’teki Ermeni Mahallesi'ni de bir o kadar hareketlendirmiştir. Kudüs’teki Ermeni Kilisesi Ermeni Soykırımını “Tanıma, Kınama, (Tanımayanları) Önleme(Recognition, Condemnation, Prevention) konusunda bir afiş ve “Ermeni Soykırımı 1915-1923” bir harita hazırlamış, Eski Kudüs’ün duvarlarına alt alta astırmıştır. Batı Anadolu’da Küçük Asya, Osmanlı yazısı bulunurken, Ankara-Adana hattının doğusundaki tüm yerler Ermenistan ve Kürdistan olarak gösterilmiştir. Harita’nın bir başka özelliği 1915 yılından 1923 yılına kadar sekiz yıllık bir zaman içerisinde doğu vilayetlerindeki sözde soykırım faaliyetleri şiddetine göre küçüklü, büyüklü kırmızı yuvarlıklar ile gösterilmiştir.  Turist mevsiminin başlaması ve Ramazan ayının son Cumasıyla birlikte Ermeni Yahudi birlikteliği sökün etmiştir. Kudüs’ün eski şehir, Ermenistan bölgesinde duvarlarda yalanlarla dolu ‘Ermeni Soykırım Tarihi’ insanların gözüne sokacak şekilde afişlerde kendini göstermiştir. Bu ilanlara dokunduğunuz, yırttığınız anda hapsi boylamak işten bile değildir. Bu konuda bilmemiz gereken Ermeni ve Yahudi Mahallesinin birlikte hareket etmesidir. Bu durum sakın gözlerden uzak tutulmasın.

Bir başka konu da Türkiye Cumhuriyeti’nin Kudüs ve Filistin Meselesinde fazla aktivist hareket ettiği iddiasıdır. Yüzyıllarca bölgede barış içinde yaşama kültürünün temsilciliğini yapmış olan Osmanlı Devleti’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, tarihi ve kültürel birikimlerinin kendisine vermiş olduğu misyonik görevini yerine getirmek üzere çabalarını yoğunlaştırmak mecburiyetindedir. Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı’nda belirttiği gibi “Gazze'nin etrafında dev bir mezarlık bıraktık…” Gazze’de, Kudüs’te onlarca “Son Mohikan” Yüzbaşı Beşirlere kıyıldı, proto-soykırım mertebesinde katliamlar, kıyımlar ve kırımlar yaşanmıştır. Bu konuda yaşananları derin bir tarih analizinden sonra Mustafa Kemal Atatürk 1937 yılında durumu şöyle özetlemektedir:

“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız.
Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik. (6)”

Bütün bunlardan sonra söylemem odur ki, Yahudi-Ermeni vahşet ortaklığı bir kez daha Kudüs’te et ve kemiğe bürünmüştür. Sorulması gereken Kudüs’ün ne zaman barış yurdu olacağı sorusudur. Kudüs'ü ırkçı, saldırgan işgalden kurtarıp barış diyarı haline getirme, başta Müslümanlar olmak üzere barışsever her insanın ve her toplumun görevi olmalıdır. Kudüs barış yurdu olmadan Ortadoğu, İslam âlemi ve bütün dünyanın huzur bulması olasılı değildir. Makaleyi yine Mustafa Kemal Paşa veciz bir özdeyişi ile bitirelim:

“Türkler Mukaddes Topraklarda Yabancı Hakimiyetine Tahammül etmeyeceklerdir.”



 

 

Dipnotlar

(1) Ahmet Davutoğlu, Medeniyetler ve Şehirler, 3.B. İstanbul, Haziran 2016, s.178

(2) Osmanlı’nın Kudüs’teki Yardım Eli: Haseki Sultan İmareti, 18 Haziran 2019; https://www.marmarailahiyat.com/osmanlinin-kudusteki-yardim-eli-haseki-sultan-imareti/Erişim Tarihi 09.05.2021/

(3) M. Recai Kutan, Kudüs Günü Mesajı; http://esam.org.tr/kudus-gunu-mesaji_d140.html/Erişim Tarihi 09.05.2021/

(4) Necmettin Acar, Muhammed bin Selman neden İran'a yaklaşıyor, Anadolu Ajansı, 04.05.2021; https://www.aa.com.tr/tr/analiz/muhammed-bin-selman-neden-irana-yaklasiyor/2228772/Erişim Tarihi 09.05.2021/

(5) Iran never won a war, but never lost a negotiation! — Donald J. Trump (@realDonaldTrump) January 3, 2020

(6) Arapça yayın: “Bombay Cronicle 27.07.1937 münteşir”  Türkçe yayın: Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi

Yorum Yaz